Ana içeriğe atla

FEDERİCO GARCİA LORCA ŞİİRLERİ

                                                     FEDERİCO GARCİA LORCA



UMARSIZ AŞKA GAZEL

Gelmek istemiyor gece
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Akrepten bir güneş şakağımı yesede.
Ama sen geleceksin.
Dilin tuzlu yağmurlarca yakılmış.
Gelmek istemiyor gün.
Ne sen gelebiliyorsun o yüzden.
Ne de ben gidebiliyorum.
Ama ben gideceğim.
Kurbağalara atarak ağzımda çiğnediğim karanfili.
Ama sen geleceksin.
Çamurlu lağımından karanlığın.
Gelmek istemiyor.
Ne gün,
Ne gece.
Ölebiliriz o yüzden.
Ben senin uğruna.
Sen de benim..
Federico Garcia Lorca



ELLERİM YOLABİLSEYDİ

Adım söylüyorum
karanlık gecelerde,
belirince yıldızlar
ay suyunu içmeye,
yapraklar uyudu mu
gizli dallarda hele.
İçerimde ne tutku
kalıyor, ezgi ne de.
Ölü demleri çalan
o çılgın saatim ben.

Admı söylüyorum
bu karanlık gecede,
çınlıyor eskisinden
çok daha ötelerde.
Bütün yıldızlardan daha bir uzak,
yumuşak yağmurdan acılı hem de,

Sever miyim eskisi
gibi seni? Bir yerde
yanıldı mı yüreğim?
Sis açılıp ilerde
kavuşur muyum
dingin ve saf tutkuya gene?
Ah bir yolabilseydim
ay seni ellerimle!



DENİZ KABUĞU

Bir deniz kabuğu verdiler bana.

İçinde bir harita
denizi var şakıyan.
Yüreğim
suyla dolup taşmada,
gölgeden ve gümüşten
ufak ufak balıkla.

Bir deniz kabuğu verdiler bana.



BAŞKA BİR ANLATIM


Şenlik ateşleri yerleştirir boynuzlarını
Çıldırmış bir geyiğin ikindi tarlasına,
Gittikçe yayılır vadi. O küçük rüzgar
Sıçrar bayırlardan bayırlara.

Hava kristalleşir duman altında
-Kedi gözleri gibi sarıdır, hüzünlüdür –
Ben dallardan yürürüm gözlerimde
Dallar, ırmaklardan yürür.

Gelirler bana gerçek şeylerim benim,
Aynı ezgileri tekrarlayarak,
Burada bu  ikindi sazlıklarında
Ne garip Federico adında olmak



AĞIZ KASİDE

Kapadım balkonumu
duymak istemiyorum ağıtı
ama yalnız ağıt var
gri duvarlar ardında

Çok az melek var şarkı söyleyen
çok az köpek var havlayan
bin keman bir avuca sığıyor;
Ama ağıt koskoca bir köpek,
ağıt koskoca bir melek,
ağıt koskoca bir keman,
gözyaşı ağzını tıkıyor rüzgarın
duyulmaz başka bir şey
ağıttan



KARANLIK GÜVERCİNLERİN KASİDESİ

İki karanlık güvercin gördüm
defne dalları arasında
Biri güneşti,
öteki ay
'Komşucuklarım' dedim onlara
'Mezarım nerde benim? '
Güneş 'kuyruğumda' dedi
'Boğazımda' dedi ay.
Ve belinin çevresinde
dünyayla yürüyen ben
kardan iki kartal
ve çıplak bir kız gördüm
Herbiri bir ötekiydi onların
ve kız hiçbiriydi
'Kartalcıklar' dedim onlara
'Mezarım nerde benim? '
Güneş 'kuyruğumda' dedi
Boğazımda dedi ay
Defne dalları arasında
iki karanlık güvercin gördüm
Biri ötekiydi onların
ve her ikisi hiçbiriydi



AYAĞI KARINCALI

Yalnız bir kadın sanmıştım önce
Oysa kocasını aldatan biri
Irmağın orda buluştuk
Gece Santiago gecesi

Işıklar sönüp birer birer
Yanmaya durunca ateşböcekleri,
Son birikintisinde şehrin
Dokundum uykulu memelerine

Türkülü çiçeklerin dalları gibi
Göğsü gözlerime açılıverdi
Ve oniki hançerin bir kerede
Yırttığı ipek gibi sinirli

Hışırtısı kulaklarımda
Kolalanmış eteklerinin.
Işıksız tepeleri ağaçların
Yollar boyunca kocaman kocaman

Ve ufuk köpeklerin ufku
Irmaktan ötelere havlıyordu.
Ne varsa üstünden atlayıp geçtik
Böğürtlenler, dikenler, karaçalılar.

Saçındaki topuzun yere yatınca
Yumuşak toprakta açtığı çukur,
Ben boyunbağımı attığım zaman
Çözüşü onun da düğmelerini

Sıra silahlı kemerime gelince
Sıyrılışı giysilerinden art arda,
Sümbüllerin mi kurbağaların mı
Olamaz hiçbirinin böyle bir teni,
Ne de billurun ayışığında
Sunabildiği var bu ışıltıyı

Kalçaları altımda kaçışıyordu
Hani ürkmüş balıklar gibi
Bir yanı tutuşmuş ateş çemberi
Bir yanı buza kesmiş, sepserin,

O gece dörtnala gördüm kendimi
Sedeften küçük bir taya binmişim
Gördüm, ne dizgin ne de üzengi
At koşturuşlarımın en güzelini.

Neler anlattı sevişirken
Ama söyleyemem erkeğim ben
Hem böyle ağzı sıkı görünmemi
Aydınlık akıl da istiyor zaten



KAÇIŞA GAZEL

Birçok kere yitirdim denizde kendimi
Yeni kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarım
Dilim sevgiyle, acıyla dolu.
Birçok kere yitirdim denizde kendimi
Bazı çoçukların kalbinde yitirdiğim gibi.

Kimse yoktur duymasın öpüşürken
Yüzü olmayan insanların gülümseyişini
Kimse yoktur dokunurken bir bebeğe unutsun
Durgun kafataslarını atların.

Çünkü aranır alında güller
O katı görünüşlü kemiklerin,
Başka işe yaramaz erkeğin elleri
Toprağın altındaki köklere benzemekten.

Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi
Birçok kere yitirdim denizde kendimi.
Gidiyorum aramaya; suyu bilmeden,
Beni çürütecek, ışık yüklü ölümleri.



DENİZ SUYU TÜRKÜSÜ

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.

'Ne satarsın, deli kız
rüzgarda memelerin? '

'Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin.'

'Ne taşırırsın kara oğlan,
kanınla karıştırıp? '

'Suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin.'

'Bu tuzlu gözyaşları, ana,
nerden gelirler? '

'Ağlarım suyunu denizlerin, yiğit,
suyunu denizlerin.'

'Bu derin sızı, gönül,
nerden doğdu oy? '

'Ne acıymış, ne acı
suları denizlerin''

Deniz
gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
dudakları gök.



İÇTENLİKLE

Ne şairin olmak isterim
ne sevdalın.
Aklamaz seni serildiğin çarşaflar!

Ne düşü bilirsin
ne gündeki parlaklığı.
Mürekkep balığı gibisin,
sıvanmış kokusunda kör çıplaklığın.
Sen; Karmen.



AKŞAMIN NİNNİSİ

Ninni söylüyor akşam,
portakallara.

Kız kardeşim şarkı söylüyor:
Dünya bir portakaldır.

Ay ağlıyarak diyor:
Bir portakal olmak istiyorum.

Olamaz kızım,
pembeleşsen de.

Olamaz dönsen bile
küçücük bir limona.
Yazık!



ISSIZLIK

Dinle çocuğum ıssızlığı.
Dalgalanan ıssızlığı,
vadilerin kaydığı ıssızlığı,
yankıların olduğu ıssızlığı,
alınları toprağa eğilten ıssızlığı



KORKUYORUM YİTİRMEKTEN

Korkuyorum yitirmekten
o eşsiz;
yontu gözlerini senin
ve gece;
yüzüme koyan ezgiyi,
kimsesiz gülünü ah soluğunun, öylece.

Yanarım bu kıyıda dalsız nesiz
bir kütük olmama; yanarım nice
çiçeksiz olmama, kilsiz, meyvesiz;
keder kurdu beslenmeye gelince.

Sen eğer bir gizli gömüysen bende;
çarmıhsan, kederimsen ıpıslak,
bir köpeksem eğer senin ülkende;
kazancımı benden almamaya bak,
süsle ırmağınn suyunu sen de
bu deliren güzümde yaprak yaprak.



GİDEN CAN ŞİİRİ

Ne boğa tanır seni ne incir ağacı,
Ne evindeki atlar ne karıncalar
Ne çocuk tanır seni ne de ikindi
Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok

Taşın sırtı da seni tanımaz artık,
İçinde düşündüğün kara atlas da.
Dilsiz anıların da tanımaz seni,
Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok
.
Deniz kabuklarıyla geldiğinde güz,
Sis üzümleriyle, dağ öbekleriyle,
Gözlerine hiç kimse bakmak istemez,
Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok.

Ölüsün çünkü, dirileceğin de yok.
Yeryüzünün bütün ölüleri gibi,
Unutulmuş bütün ölüler gibi
Sönmüş bir köpekler yığını içinde.

Yok tanıyan seni. Yok. Seni söylüyorum bense.
Yüzünü inceliğini söylüyorum sonraya.
Anlayışının o yüce, yetkin üstünlüğünü
İştahını ölüme, ağzındaki tada onun
Senin o yiğitçe sevincini saran kederi

Doğmasına çok zaman ister, gün olur doğarsa,
Öyle zengin serüvenli, parlak Endülüslü'nün.
İnleyen sözlerle söylüyorum inceliğini
Anarak acı bir yeli zeytin ağaçlarında



AMPARO

Nasıl da yalnızsın evinde
Amparo,
aklara bürünmüşsün!

(Ekvator, yaseminle sümbül arasında.)

Avlunun o eşsiz
fıskiyelerini dinliyorsun
ve kanaryanın sarı
inceden ötüşünü

Akşama doğru selvilerin
titrediğini görüyorsun kuşlarda,
harfler işliyorsun usul usul
kanaviçene.

Nasıl da yalnızsın evinde
Amparo,
aklara bürünmüşsün!
Nasıl da güç
Amparo
seni seviyorum demek sana!



OZAN VE ÖLÜM

(Şiir 'Cinayet Gırnata'da işlendi' üçlemesinin 2. şiiridir)

Ölümle başbaşa yürürken görüldü o
Korkmadan tırpanından
-Gene de kuleden kuleye güneş
Çekiçler örsde.
örsde,
demirci ocaklarının örsünde.
Konuşuyordu Federico
Okşayarak, ölümle. Ölüm dinliyordu onu.
'Daha dün mısralarımda canyoldaşım,
Kuru avuçların şaklıyordu senin
Daha dün mısralarımda,
Daha dün kırağını verdin şarkıma
Ve ağlatı'ma gümüş tırpanının keskinliğini,
Seni şakıyacağım, sende artık kalmayan eti,
olmayan gözlerini,
Rüzgarın dağıttığı saçlarını şakıyacağım
O öpülen kırmızı dudaklarını..
Ölüm, güzel çingenem, ölümümsün dün de bu gün de,
Ah! Ne kadar rahatım seninle başbaşa,
İçime çekerken Gırnata'nın havasını,
Benim Gırnata'mın!'



ÖLÜ ÇOCUĞA GAZEL

Her akşam üzeri bir çocuk ölür,
her akşam üzeri Granada'da.
Her akşamüzeri yerleşir de su
dostlarıyla konuşur baş başa.
Yosundan kanatları var ölülerin.
Bulutlu yel ve duru yel yan yana
süzülen iki sülündür kuleler üstünde,
gündüzse yaralı bir oğlan.
Havada kalmazdı tek kırlangıç gölgesi
şarap mağarasında rastlayınca ben sana,
tek bulut kırıntısı kalmazdı yerde
sen ırmakta boğulup gittiğin zaman.
Yuvarladı vadi köpeklerle süsenlerini
bir su devi yıkılınca dağlara.
Gövden, ellerimin mor gölgesinde,
bir soğuk meleğiyle, kıyıda cansız yatan.



ANIŞ

Ben ölünce;
gömün gitarımla beni
kumlara

Ben ölünce,
portakallarla
naneler arasına

Ben ölünce
gömün isterseniiiz
rüzgar gülüne
Ölünce ben!



İN MEMORIAM

Güzel kavak,
güzel kavak,
altın içindesin işte bak.
Dün yemyeşildin,
hem de
çılgın yeşilinden
görkemli kuşların.
Bugünse devrilmişsin
ağustos göğü altında
benim gibi, kızıl ruhumun
göğü altında.
O tutsak, hoş kokusu
senin teninin
gelecek benim
saygılı yüreğime. 
Çayınn sert atası!
İşte altın içindeyiz
ikimiz de



YENİ YÜREK

Yüreğim bir yılan benzeri
sıyrıldı eski gömleğinden,
işte balla, yarayla dolu
arasında parmaklarımın.

Nerde senin kıvrımlarına
yuva kuran düşüncelerim?
Nerde o güller ki bir şeytan
ve bir İsa gibi kokardı.

Boğduğum o zavallı kılıf,
uydurmaca yıldızım benim!
Artık kurtulduğum aşkların
acılı ve kırçıl kâğıdı.

Sende bilim dölütleri var,
şiir mumyaları, o geçmiş
iç temizliğimin izleri,
içli, hayal dolu sırlarım.

Asar mıyım duvarlarına
seni duygululuk müzemin,
acımın o karanlık, soğuk,
uyuyan zambağı yanına?

Koyar mıyım çam üstlerine
—aşkımın sızlanan kitabı
— bülbülün dem çekişleriyle
dolasın diyerek şafakta?



MADRIGAL

Öpücüğüm bir nardı
açık ve derin;
dudağın bir
kâğıttan güldü.

Dipte bir kar tarlası.

Ellerim demirdendi
örsler içinde
akşamdı vücudun
çan sesleriyle.

Dipte bir kar tarlası.

Göğün delik deşik
kafatasında
sarkıtlar olmuştu
«seni seviyorum» larım.

Dipte bir kar tarlası.

Çocuk düşlerim
pasla kaplandı
ve delindi ay
burgu gibi acılarımla.

Dipte bir kar tarlası.

Ciddi olalım şimdi,
okula yazılalım
aşkım, düşlerim
(gözsüz ve küçük taylar).

Dipte bir kar tarlası.



MAVİ YILDIZLAR VAR

Mavi yıldızlar var
canda, sabahlar ki
zaman yapraklan
arasında solmuş;
ve temiz köşeler
ki eski bir özlem
ve düş uğultusu
saklar hep.

Başka canlardaysa
sızıldanan tutku
hayaletleri var.
Kurtlu meyveler. Bir
yanık ses yankısı,
uzaklardan gelen
akarsuyu gibi
gölgenin. Gereksiz
ağıt anılan,
kırıntı öpüşler.

Olgunlaştı canım
ne zamandan beri,
yıkıldı büsbütün
gizemle karışıp.
Düşle kemirilmiş
gençlik taşlarıysa
düşer sularına
binbir düşüncemin.
Şunu söyler her taş:
«Çok uzakta Tanrı!»



ATLININ TÜRKÜSÜ

Kurtuba
Uzakta tek başına
Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya
Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında
Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya
Kurtuba
Uzakta tek başına



Ölü Çocuğa Gazel

Her akşam üzeri bir çocuk ölür,
her akşam üzeri Granada'da.
Her akşamüzeri yerleşir de su
dostlarıyla konuşur baş başa.
Yosundan kanatları var ölülerin.
Bulutlu yel ve duru yel yan yana
süzülen iki sülündür kuleler üstünde,
gündüzse yaralı bir oğlan.
Havada kalmazdı tek kırlangıç gölgesi
şarap mağarasında rastlayınca ben sana,
tek bulut kırıntısı kalmazdı yerde
sen ırmakta boğulup gittiğin zaman.
Yuvarladı vadi köpeklerle süsenlerini
bir su devi yıkılınca dağlara.
Gövden, ellerimin mor gölgesinde,
bir soğuk meleğiyle, kıyıda cansız yatan



Dövülen Çingenenin Şarkısı

Yirmi dört şamar!
Yirmi beş şamar!
Anacığım sarar beni
gece gümüş kâğıtlara.
Ah, yol muhafızı,
ah, yol muhafızı,
ne olur bir yudum su!
Balıklardan, kayıklardan,
ne olursun, bir yudumcuk!
Ah, muhafız komutanı,
ah, muhafız komutanı,
yan gelmişsin odanda!
Hani ipek mendiller,
kurulayım yüzümü!



Dövülen Çingenenin Şarkısı

Yirmi dört şamar!
Yirmi beş şamar!
Anacığım sarar beni
gece gümüş kâğıtlara.

Ah, yol muhafızı,
ah, yol muhafızı,
ne olur bir yudum su!
Balıklardan, kayıklardan,

ne olursun, bir yudumcuk!
Ah, muhafız komutanı,
ah, muhafız komutanı,

yan gelmişsin odanda!
Hani ipek mendiller,
kurulayım yüzümü!



Üç Nehir Üstüne Küçük Balad

Akar Guadalkuivir
Portakal ve zeytin bahçelerinin gölgesinde
Senin iki nehrin Granada
Düşer karlardan, vadilere

Ah sevda
Geri gelmez bir daha

Guadalkuivir kıvrımlarında
Yanar tutuşur nar çiçekleri
Akar nehirlerin Granada
Bir kanla, gözyaşıyla öteki

Ah sevda
Karıştı rüzgâra

Sevilla'da zarif
Yollar açılmıştır yelkenlilere
Senin nehirlerinde Granada
İniltilerdir yüzen sade

Ah sevda
Geri gelmez bir daha

Guadalkuivir… Çan kulesi
Ve rüzgâr, limon bahçesinde.
Dauro, Genil, ölü kilisecikler
Nehirlerin denize kavuştuğu yerde

Ah sevda
Karıştı rüzgâra

Sular taşıyıp götürürler mi
Çürüyen acının ateşlerini?

Ah sevda
Geri gelmez bir daha

Endülüs, portakal çiçeği alır
Ve zeytin dalları, denizlere

Ah sevda
Karıştı rüzgâra



Su Kıyısında İki Gemici

I
Bir balık vardı kalbinde;
Çin denizlerinden getirmiş;
Ufacık, gelir geçerdi bazen
Gözlerinin içinden.
Gemici idi ama unutmuştu
Meyhaneleri, portakalları;
Gözleri suda.

II
Ötekinin sabun vardı dilinde;
Yıkadı sözlerini, sustu
Dünya dümdüz, deniz dalga dalga;
Yüzlerce yıldız ve gemisi;
Çeşmeler görmüştü Roma'da
Ve yanık yüzler Küba'da
Gözleri suda.



Sevilla Ninnisi

Deniz nedir bilmiyor
bu küçük kaplumbağa;
onu çingene doğurmuş,
atıvermiş sokağa.
Ya! denizi yok,
yo! denizi yok;
denizi yok,
salıvermişler sokağa.

Bu minnacık oğlanın
beşiği yok;
babacığı marangoz,
yapıverir bir tane.




Yorumlar